Ana Sayfa Türkiye 15 Ocak 2020 113 Görüntüleme

İsmet İnönü Döneminde Dış Politika – Berker Kocaoğlu

Türkiye’de Amerikancılığı veya genel olarak dışa bağımlılığı anlamak için Atatürk sonrasındaki iktidarlara bakmamız gerekir. Çünkü Atatürk’ün yaşadığı dönemde hiçbir şekilde dışa bağımlı olunmamış tam aksine iç reformsal politikalar yolu izlenerek daima üretim amaçlanmıştır. Bu reformlar özellikle tarım alanında kendisini göstermiş ve Cumhuriyet ilan edilirken ülke nüfusunun %80’inden fazlası tarımla ilgilenip gelir çok az olurken, ilerleyen yıllarda yapılan inkılaplar sayesinde gelir artmış ve Türkiye kendi kendine tarımda yetebilen üstelik de yavaş yavaş ihracat yapmaya başlayan bir ülke haline gelmişti. 1928’in sonlarında Türkiye, Almanya, İtalya, Belçika gibi ülkelere tarımsal ürün ihraç eden bir ülke konumundayd Lakin bu durum Atatürk’ün ölümünden sonra çok değişecek ve ülke ciddi bir batağa sürüklenecekti. Gelin şimdi bu konuyu İsmet İnönü döneminden başlayıp Demokrat Parti dönemine kadar detaylıca ele alalım.

İSMET İNÖNÜ DÖNEMİNDE DIŞ POLİTİKA

Atatürk’ün 1938’de vefatıyla olağanüstü bir toplantıyla Genel Kurul toplanmış ve yapılan oylamalar sonucunda İsmet İnönü ülkenin yeni Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu dönemde Sovyetlerle ilişkiler önemli bir yer teşkil etmektedir. Çünkü aslında her şey Sovyetler’in bize 1946’da bir takım notalar vererek, Kars ve Ardahan’ı istemleriyle başlamıştır. Sovyetler’in bu hareketlerinden tedirgin olan Inönü, gene o tarihlerde Amerika’ya yakınlaşmaya başlamış ardından bir takım antlaşmalar imzalamıştır. Bu antlaşmaların yanlış tarafları doğru olduğu taraflardan daha fazladır ancak kesinlikle Adnan Menderes dönemindeki gibi, 19. yüzyıl Osmanlı’sının dışa bağımlı olduğu antlaşmalara benzeyen antlaşmalarla karıştırılmamalıdır. Adnan Menderes döneminde özellikle de tarım alanında yapılan antlaşmalar ülkeye ihanet niteliğindedir.
Bu antlaşmaların hepsini açıklamadan önce 1946’da gerçekleşen mühim bir olaya değinmek istiyorum.

MISURI ZIRHLISI OLAYI

Misuri Zırhlısı, Türkiye’nin Sovyetler’den tedirgin olup Amerika’ya yakınlaştığı dönemde Türkiye’ye gelmiş bir Amerikan gemisidir. Asıl gelme amacı ise Amerika’daki Türk büyük elçisinin hayatını kaybetmesi ve cenazenin bu gemide Türkiye’ye taşınmasıdır. 5 Nisan 1946’da İstanbul’a gelen zırhlı için çok gereksiz ve fazla hazırlıklar yapılmış ( PTT’nin Missouri adında pul serisi yayınlaması, gelecek olan Amerikan askerleri için genelevlerin boyatılması ve hayat kadınlarının sağlık muayenelerinden geçirilerek kontrol ettirilmesi bunlardan birkaçıdır.) ve aynı şekilde bu yakınlaşma Türkiye’nin yeni politikasını az çok belirlemiş, Sovyetler’den uzaklaşıp Amerika’nın yanına geçerek komünizmden uzaklaştığını göstermiştir. Bu olaya benzer bir olay 1968’de 6. Filo’nun Türk topraklarına gelmesiyle de yaşanmıştır. Ancak bu sefer bilinçlenen ve okuyan aydın sol kesim, seslerini çıkartacak ve her şey çok farklı olacaktır.
Şunu bilmenizi isterim ki İnönü dönemindeki bu olay İnönü’nün ılımlı bir dış politika gütmesinden kaynaklanıyordur.

Tekrardan konuya devam edelim. İnönü dönemindeki en önemli antlaşmaları sıralarsak, 1947’de parasal yardım amacı olan Truman doktrini ve ardından 1948’de gene aynı amaca hizmet eden fakat daha ağır şartları olan Marshall planı gelir. İlk olarak Truman doktrinini ele alacak olursak bu yardımın temel amacı Sovyet tehlikesi altında olan Yunanistan ve Türkiye’ye yardım etmekti. Fakat Amerikan adaleti kendini burada da gösterdi(!) ve Yunanistan’ın bu yardımdan kazancı bizim aldığımız paranın yaklaşık olarak 4 katı oldu. Ancak İnönü döneminde en önemli dış anlaşma şüphesiz Marshall planıydı. Bu plan, Sovyetler’in uluslararası çapta komunizm propagandasını arttırmasının temelinde yatıyordu desek yalan olmaz. Marshall planının hazırlanmasının temel amacı 2. Dünya Savaşından çıkmış ve ekonomisi hasar görüp parası olmayan ülkelere para ve ekipman desteği sağlamaktı. Anlaşma ise şu şekildeydi : Savaştan dolayı parasal anlamda tahrip olmuş ülkelere Amerika tarafından yardım yapılacaktı lakin tabi ki de şartları vardı. Bunlardan en önemlisi, bu paralar aslında borçtu hem de faizlenen bir borç. Amerika borç verdiği ülkelere parayı ödemesi için 15 yıl süre veriyordu. Ancak bu 15 yıl sonunda önce faizi istiyor daha sonra da 60 yıl civarı bir süreye kadar da paranın hepsini ödemelerini talep ediyordu. ABD bu şekilde hem borç verdiği ülkeleri uzun vadede kendisine bağlamayı başarıyor hem de borçlarını ödeyen bu ülkelere, kendi para birimleri üzerinden geri ödeme yapmalarını istiyordu. Bu şekilde piyasada doların değeri artacak ve borcu ödeyen tarafın ise parası piyasada artacağından dolayı değer kaybedecekti.
Peki Türkiye açısından nasıldı ve nasıl girmiştik ? Türkiye aslında kendi ayağıyla Amerika’ya yanaşmıştı. Truman’da olduğu gibi bu planda da en az para verilen ülkeler arasında Türkiye ilk sıralardaydı. Diğer ülkeler bu plandan her anlamda yararlanırken (teknolojik ekipmanlar, traktörler, gıda, para) Türkiye’ye başta düşen sadece 28 milyon dolardı. Ilerleyen zamanlarda bu para az da olsa arttı. Fakat mesele para değildi. Demin de dediğim gibi asıl mesela ABD’nin Türkiye’ye, diğer ülkelere gösterdiği muameleyi göstermemesiydi. Türkiye’yi nasıl olsa elinin altında hazır olarak görüyor ve bu sebepten ötürü de Türkiye’ye sağladığı yardımlar üst düzey olmuyordu.

ABD, bu yardımı parasal anlamda yaptığı fazda da gene hiçbir şeyi bedava satmıyordu. Bu plan dahilinde ihraç ettiği bütün ürünleri kendi borç verdiği parasıyla satıyordu aslında. Yani hem borç veriyordu hem de borç verdiği parayla karşı tarafa ürün satıyordu, değişen hiçbir şey yoktu. Marshall planı sayesinde değil sırf Türkiye’yi, plana dahil diğer ülkeleri de yıllarca süre kendisine bağlı tutmayı başardı.

Visits: 88
Hazır Site by Uzman Tescil