Ana Sayfa Yazarlar 9.10.2019 52 Görüntüleme

Atatürk ve Sinema – Adem Sercan KABA

Cumhuriyet’in ilanından sonra Atatürk, bu devrimi gelecek kuşaklara aktarmak ve verilen mücadeleyi sürekli hatıralarda bırakmak istiyordu. Bu yüzden tıpkı diğer liderler gibi sinemaya ilgi göstermişti. Kurtuluş Savaşının sonlarına doğru Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları’nda bir film dairesi kurulmasına karar verilmiş, bunun üzerine Malul Gaziler Cemiyeti elindeki araç ve gereçleri, Ordu bünyesinde oluşturulan Ordu Film Alma Dairesi’ne teslim etmiştir. Bu daire, kaçan düşman kuvvetlerinin, kaçarken köy ve kasabalara verdikleri zararı görüntülemiş ve bu görüntülerden belgeseller oluşturulmuştur. 

İlk Kurtuluş Savaşı konulu film Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık 6 ay önce, yani henüz İstanbul işgal altındayken gösterime giren Ateşten Gömlek filmidir. Halide Edip Adıvar’ın aynı isimli romanından uyarlanan film, Tiyatrocular Dönemi’nin tek yönetmeni olan Muhsin Ertuğrul tarafından çekilmiştir. Filmin en büyük özelliği ise Türk ve Müslüman kadınlarının oynadığı ilk film olmasıdır. Bu yüzden bazı çevrelerce film tepki görmüş. Filmin çekimi sırasında bazı fırınlar ekmek vermemiş, bakkallar 100 gran peynir bile vermemiştir. Bazı bölgelerde ise insanlar toplu olarak muhtara gidip “Bunları burada istemiyoruz” demiştir, Ancak bütün bunlara rağmen film çekilmiş ve Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre önce İstanbul’da yayımlanmıştır. 

Cumhuriyet’in ilanından sonra devrimler peş peşe gelirken, bu devrimlerin etkisini her alanda gösteriyordu. Metin And’ın aktardığına göre 1909 yılında, tiyatrolarda olduğu gibi sinemalarda da kadınlar ve erkeklerin birlikte gitmeleri, bir arada seyretmeleri yasaktı. İttihat ve Terakki Fırkası’nın düzenlediği bir gösteriye kadınların da erkeklerle birlikte gelmesini istemiş ve Fırka bu teklifi kabul etmiştir. Ancak bu haberin yayılması üzerine yobazlar ayaklanmış ve ellerinde bıçaklarla tiyatroyu kuşatarak, tiyatro girecek olan kadınları bıçaklayacaklarını söylemişlerdir. Böylece, kadınların o gösteriye girmelerine engel olunmuştur. Bu durum Cumhuriyet’in ilanı ile beraber değişmişti. Atatürk, Cemil Filmer’in daveti üzerine İzmir’deki Ankara Sineması’na gitmiş, ve bu sinema salonunda Türkiye’de ilk kez kadınlar ve erkekler birlikte sinema izlemişlerdir. Olayı Cemil Filmer hatıralarında şöyle anlatıyor; Gazi locaya gitmişti, daha sonra alt salondaki seyircilere baktı, hepsi erkekti. Döndü ve ‘Niçin aralarında kadın yok?’ dedi. Ben: Paşam sadece Salı günleri yalnız kadınlara bir matine yapıyoruz dedim. Başka günler yasak. Bunu duyunca yaverine, ‘Muzaffer, aşağıya in ve kadınları içeriye al’ dedi. Yaver gitti ve bir süre sonra sinemanın içi tıka basa kadın doldu. Türkiye’de ilk olarak orada Ankara Sineması’nda kadınlar ve erkekler, Atatürk’le bir arada film seyrettiler. 

1933 yılında Cumhuriyet’in 10.yılının kutlamalarında, Genç cumhuriyet’in tanıtımı için bir belgesel çekilmesi gerektiğini düşünen  Atatürk, Sovyetlerle iş birliği yapmıştı. Böylelikle Sovyet yönetmenlerden Sergei yutkeviç ve Lev Arnstam tarafından çekilen Türkiye’nin kalbi Ankara belgeseli 1934 yılında ilk kez gösterildi. Bugün hala Genç Cumhuriyet’in en büyük tanıtımı olan bu belgesel 1969 yılında, Atatürk’ün ölümün 31.yılı nedeniyle TRT’de Mahmut Tali Örgen tarafından yayınlamıştır. Belgesel ekranlarda oynadığı esnada dönemin TRT müdürü Adnan Öztrak tarafından yapılan bir baskınla yayından alınmış ve Örgen görevinden uzaklaştırılmıştır. Yasaklanma gerekçesi olarak da “Komünizm propagandası yapıldığı ve ülkenin çok yoksul gösterildiği” savunulmuştur. 

Kurtuluş Savaşının konu alan belgesel niteliğindeki ilk filmin yapımına ise 1922  tarihlerinde başlamıştı. Fuat Uzkınay’ın hazırladığı belgeseli İran Şahı ile beraber Dolmabahçe Sarayında seyreden Atatürk, filmin yetersiz olduğunu düşünmüş ve genişletilmesi emrini vermişti, böylelikle 3 kısımdan oluşan belgesel 12 kısıma çıkartılmıştı. 1937 yılına gelindiğinde, Atatürk filmle ilgilenen Nurettin Baransel’e çalışmaların ne durumda olduğunu sorar, Baransel’ “Size ait sahnelerin ekserisi hareketsiz resimlerden olduğu için tamamlanamadı” cevabını verir. Duruma içerlenen Atatürk “Ben hayattayım. Milli Mücadele’ye ait bütün evrakım, kılıcım, çizmem hali hazırda mevcut olduğuna göre, çağırdığınız anda bana düşen vazife ve görevi yapmadım mı? Böyle bir teklif karşısında kalsam memnuniyetle kabul eder, bir artist gibi filmde rol alır, hatıraları canlandırırdım. Bu milli bir vazifedir. Çünkü Türk gençliğine bu mücadelenin kazanıldığını canlı olarak ispat etmek, hatıra bırakmak bu filmle mümkün olacaktır.” diyerek karşılık vermişti. Atatürk dönemin diğer liderleri gibi sinema konusu üzerine eğiliyordu ve geride yaşanılan savaşı, acıyı ve devrimi olabildiğince anlatan yapıtlar bırakmak istiyordu.

1933 yılında Atatürk, kendi hayatını bir film halinde tespit etmek için Münir Hayri Egeli’ye bir senaryo yazmasını söylemişti. ‘Ben Bir İnkılap Çocuğuyum’ adını verdiği bu senaryonun büyük bölümünü kendisi dikte etmiş, iki kez de kendi el yazısıyla üzerinde düzeltmeler yapmıştı. Bu iş bittiği zaman şöyle demişti: 

-‘Sinema, gelecekteki Dünyanın bir dönüm noktasıdır. Şimdi bize basit bir eğlence gibi gelen radyo ve sinema, bir çeyrek yüzyıla kalmadan yeryüzünün çehresini değiştirecektir. Japonya’daki kadın, Amerika’nın göbeğindeki siyah adam, Eskimo’nun dediğini anlayacaktır. Tek ve birleşmiş bir Dünyayı hazırlamak bakımından sinema ve radyonun keşfi yanında tarihte devirler açan matbaa barut ve Amerika’nın keşfi gibi olaylar birer oyuncak yerinde kalacaktır.’

Ancak ilerleyen süreçte hızla sağlık durumu kötüleşen Atatürk 1938 yılında hayatını kaybetti. Üzerine titrediği zafer yollarında belgeselinin tamamlandığını ve yazdığı senaryo’nun çekildiği göremedi. Cenaze töreni ise Enver Paşa’nın yeğeni olan ve ilerleyen süreçte Tiyatrocular dönemini sonlandıran Faruk Kenç tarafından çekildi…

İlginizi çekebilir

Emre Karakaya – Hoş Bulduk!

Emre Karakaya – Hoş Bulduk!

Hazır Site by Uzman Tescil